Efendim son günlerin aktüel tartışmalarına baktığımda aklı evvel necip Türk basınının karakteristik özelliklerinden birkaçı yüzüme tokat gibi çarpıyor. İçi boş ve basmakalıp tümcelerle (belki de siyâsî tekerlemeler demek daha doğru olur) konuşmak, otoritenin meşru saydığı görüş ve anlatıları tekrar etmek, kökensel analiz (bunu felsefî bakış olarak da okuyabilirsiniz) noksanlığı bunlardan yalnızca birkaçı..

Efendim bu entel-dantel kesimi emperyalizmin propaganda metinlerini birer modern-endüljans, propaganda özgürlüğünü düşünce ve ifâde özgürlüğü; üniter, laik ve demokratik hukuk devletinin altını oymakta olan tarikatları birer sivil toplum örgütü, Çankaya’ya türbanlıların da alınması gerektiği aldatmacasını din ve vicdan özgürlüğü hakkı, ABD’nin PKK terör örgütü konusunda takındığı yeni tutumu Türkiye’nin uluslararası arenada güçlenmekte olduğunun bir delîli olarak göstermenin peşine düşmüş, bu zırvalıkları yayma çabalarını aydın bilinci kavramıyla ilişkilendirmekten de hiç utanmıyorlar..

Efendim aydın olmak kişinin kendisini aydınlatmış ve başkalarını da aydınlatabilecek bir konuma gelmiş olması demektir. Kişinin kendisini aydınlatmış olması hakîkati, neyse o olan ve olduğu gibi olan hakîkati bizzat kendi gözleriyle, bu îtîbârla başkalarının düşünce, görüş, fikir ve kanaatlerine mutlak hakîkat pâyesi vermeden tecrübe etmesi demektir. İmdi bu örgün eğitimle sağlanabilir de sağlanamayabilir de. (Ancak bugünkü eğitim sistemimizle sağlanamayacağı apaçık ortadadır.) Kişi kendini aydınlatmayı başarabilmişse bu kişiye münevver denir, ancak kişi başkalarını da aydınlatıyorsa bu kişiye artık entellektüel denir. Öte yandan aydın olmayan, dolayısıyla gerçek mânâda entellektüel olamayan kimselere de entel demek ki ben şahsen ironiyi pek sevdiğim için bu kimselere entel-dantel demeyi yeğliyorum, doğru olacaktır..

Dilimizde maalesef aydın, münevver, entellektüel ve entel kelimeleri birbirine karıştırılıyor, bunlar çoğu zaman birbiri yerine şuursuzca tercih ediliyor. Bu çizdiğim çerçeve geniş halk kitleleri tarafından benimsenir mi, bunu bilmiyorum, ama bir parça dilbilimsel hassâsiyeti olan kimselerden ben şahsen bu ayrıma riâyet göstermelerini ricâ edebilirim sanıyorum..

Ne kadar üzücüdür ki ülkemizde çok sayıda entel-dantel var ama bendeniz ortalarda herhangi bir aydın (bu bağlamda eşdeğeri: entellektüel) göremiyorum. Buna neden olan en büyük faktör de kuşkusuz başta üniversitelerimiz olmak üzere eğitim sistemimiz ve medyamızdır. Bu îtîbârla bizde aydın kelimesi yalnızca bir şehir adı olarak kalıyor..

Oysa ki Cumhuriyetimizin toplumsal ve siyâsî projesi bu değildi. Anadolu’nun en ücrâ köylerine kadar nüfuz edecek bir projenin nasıl oldu da sonunda bu entel-dantel kesimini milletimizin önüne ideâl olarak koyan bir yozlaşmaya tâbi tutulduğunu anlamak istediğimizde bakacağımız yer kuşkusuz son elli yıldır bizi yönetenlerin izlediği yanlış politikalar ve son elli yıldır doğru bir muhalefet geliştirmeyi becerememiş ve hizipçiliği bir yaşama kültürü hâline getirmiş merkez soldur..

Efendim insanımızın kullandığı dili ve özellikle de bu dilin terimlerini, kavramlarını ve deyimlerini (misâl: ‘kal geldi’, ‘çüş falan oldum yâni’) ve içinde yaşadığı popüler kültür metalarından örülü sanal dünyânın (şu sanal lâfını da sevemedim bir türlü, oysa zâhirî kelimesi daha güzel, ama bunu kullanınca da mesaj yerine gitmiyor ki, ondan sebep ben de ikilem içindeyim doğrusu..) gerçeklik katmanlarını irdeledikçe bu entel-dantel kesiminin aldığı “reytingin”(!?) nedenlerini apaçık bir biçimde görüyoruz. Yâni kısacası: süt neyse kaymağı da o oluyor..

Ne var ki geleceğe karamsar bakmamak lâzım.. Cumhuriyetimizin toplumsal ve siyâsî projesini doğru bir biçimde okumamız ve anlamamız, bu münâsebetle dilimizi Türk-İlizcenin ve deyim yerindeyse: Uydurukçanın (buna Tarzanca diyenler var, ama Tarzan sâhip olduğu sınırlı sayıdaki kelimelerle bile merâmını anlatabilirdi, Uydurukça ise bu gidişle insanımızı öyle bir yere getirecek ki sonunda kimse merâmını anlatamayacak, ondan sebep bu Tarzanca lâfını da pek doğru bulmuyorum) boyunduruğundan kurtarmamız lâzım.. Mustafa Kemâl’in dil devrimini zamânımızda Türk-İlizceye ve Uydurukçaya karşı gerçekleştirmemiz lâzım. Bunları yaparken dilimize sokuşturulan uyduruk kelimeleri temizlememiz ve/veya orijinallerini doğru bir biçimde Türkçeleştirmemiz, bunu yapamıyorsak onları oldukları gibi almamız ve özlerini bozmamamız lâzım..

Efendim bendeniz bir felsefeci olduğum için gerek öğrencilik yıllarımda gerekse şimdiki yazarlık dönemimde okuduğum eserlerdeki felsefe terimleri hakkında pek çok sıkıntıyı yakînen tecrübe ettim. İsmi lâzım değil, Türk Felsefesine önemli katkıları olan bir çevirmenimiz yabancı terimleri Türkçeleştirmek nâmına dilimize onlarca uyduruk kelime soktu ve bu işe devâm da ediyor, ancak ne yazık ki sağolasıca bu işten hiç mi hiç yüksünmüyor, Türkçemize verdiği zararları bir türlü kavrayamıyor..

Misâl: İngilizceye, Almancaya ve Fransızcaya moment olarak yerleşen Latince momentus kelimesini kıpı olarak çevirdi, bu kelimeyi sanırım kırpmak fiilinden hareketle uydurmuş olmalı.. Bendeniz uzun zaman boyunca kıpı’nın ne anlama gelebileceği hakkında en ufak bir fikre sâhip olamadım, Hegel okumalarım sırasında da epeyce zorlandım. Sonunda okul kütüphânesinde bulduğum bir kitapta geçen bir pasajda moment kelimesini gördüm ve rahmetli babamın bana öğretmeye çalıştığı, ancak ömrü vefâ etmediği için yarım kalan Almanca bilgimle kıpı’nın aslında moment’e tekâbûl ettiğini sökmeyi başarabildim.. Kıpı kelimesi bu uyduruk kelimelerden ve aynı zamanda da son derece yanlış ve bir o kadar da zararlı felsefe terimlerden yalnızca biri, böyle daha pek çok terim var ve inanınız, bunların her birinin bendeniz tarafından yaşanan ayrı bir mâcerâsı..

Ne var yâni moment kelimesini aşama veya uğrak diye çevirirsek Hegel’i anlayamayacak mıyız.. Ya da tersinden düşünelim: moment kelimesinin yerine kıpı kelimesini koyduğumuzda Hegel’i anlayabiliyor muyuz.. İşin en kötü tarafı: Türkçeye çevrilmiş bir metni tekrar Türkçeye çevirme zorunluluğu..

Efendim bir toplumun gelişmişlik düzeyini anlamak için istatistîkî enformasyonlara bakmak son derece yanlıştır, imdi bakılması gereken yer: felsefede geldiği düzeydir. Felsefe de tüm diğer zihin faaliyetleri gibi dile dayanır, dil onsuz olunmaz bir önemdedir. Uyduruk kelimelerle yapılacak bir felsefe etkinliğinin de yardan çok zarar getireceği ortadadır. Bu îtîbârla niçin bu dil devriminin öncülüğünü Türk Felsefesi, daha doğrusu: Türk felsefecileri üstlenmesin..

Hatırlatmak isterim ki Mustafa Kemâl cephede en sıcak çatışmaların sürdüğü günlerde bile istirahâta çekildiğinde yanında getirdiği sözlükleri inceler, Türkçemizin gelişebilmesi için neler yapabileceğini araştırırdı. Başka deyişle bizde modern Türkiye’nin temellerinin atıldığı savaş meydanlarında emperyalistlere karşı sürdürülen mücâdele ile Türkçemizin gelişmesi eş zamanlı olarak gerçekleşiyordu..

İmdi bugün de anti-emperyalistler Türk-İlizceye ve Uydurukçaya karşı aynı önemle eğilmelidir. Bu îtîbârla anti-emperyalist Türk felsefecilerinin târihsel, kültürel ve entellektüel görevleri arasında sanırım en temel olanı budur..

Belki o zaman Cumhuriyetimizin toplumsal ve siyâsî projesini tamamlarız ve işte o zaman aydın kelimesi bizim için yalnızca bir şehir adı olmaktan çıkar..

Yanlış mı düşünüyorum!?

***
http://www.turkish-media.com/forum/lofiversion/index.php/t58479.html